Sokaklardan Tuvale: Jean-Michel Basquiat’nın Trajik Dehası


 
Meşhur taç sembolü ile tanıdığımız Jean-Michel Basquiat, 1960 yılında Brooklyn’de orta sınıf bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldiğinde, aslında iki farklı dünyanın tam ortasına doğmuştu. Annesi Matilde Haitili, babası Gerard ise Puerto Rikolu bir muhasebeciydi. Sanata olan tutkusu, yetenekli bir tasarımcı olan annesi sayesinde filizlendi. Henüz çocuk yaşlarda annesiyle birlikte New York’un galerilerini arşınlamaya başladı.
 
 

Matilde’nin en sevdiği eser, Picasso’nun Guernica’sıydı. Annesi bu resimdeki parçalanmış figürlerle - özellikle feryat eden anne olduğu düşünülmekte-kendini özdeşleştirirken, küçük Jean-Michel o vahşi estetiği zihnine kazıyordu.

 

 

Basquiat, 4 yaşında okuma yazmayı söküp 10 yaşında üç dil konuşabilen dahi bir çocuktu. Ancak annesinin akıl sağlığı sorunları ve boşanma süreci onun o içe sığmayan ruhunu disiplinli okul hayatından kopardı. Otoriteyle bir türlü barışamadı.Birçok okuldan atıldı; son olarak müdürün yüzüne turta fırlatma şakasıyla eğitim hayatına veda ettiğinde sadece 15 yaşındaydı. Evi terk edip sokaklarda yaşamaya başladığında, yanında arkadaşı Al Diaz vardı. İkili SAMO (Same Old Shit) imzasıyla Manhattan duvarlarına şiirsel provokasyonlar bırakmaya başladı. Bu isim siyahi kültürde "her şey aynı tas aynı hamam" anlamına gelen bir şakadan doğsa da, kısa sürede bir efsaneye ve bu ikilinin imzasına dönüştü.İkili herkes tarafından ismen tanınan ama yüzleri bilinmeyen halleriyle Aşağı Manhattan’ın Batman ve Robin’i olmuştu.


Şöhretin Bedeli ve Beyaz Galeri Duvarları
Basquiat’nın asıl keşfi, 1980’deki Times Square Show ile oldu. Burada "Black Picasso" (Siyah Picasso) yakıştırması ile karşılandığında aslında sanat dünyasının ona olan bakış açısı da netleşmişti: Egzotik ve vahşi bir yetenek. Galerici Annina Nosei, ona stüdyosunun alt katını açtığında Basquiat ilk kez devasa tablolarla buluştu . Bu dönemde yaptığı Untitled (Maid from Olympia) eseriyle, Manet’nin klasik tablosundaki görünmez kılınan siyah hizmetçiyi merkeze alarak sanat tarihindeki ırkçı hiyerarşiye ilk büyük darbesini indirdi.



 

Hızla zenginleşen Basquiat, artık binlerce dolarlık Giorgio Armani takımlarıyla resim yapıyordu. Ancak paranın içinde bile adaletsizliği görüyordu. Per Capita tablosunda boksör figürünün altına yerleştirdiği kişi başına düşen gelir verileriyle kapitalizmi sorguluyordu; Native Carrying Some Guns ile sömürgeciliğin yerlilere getirdiği yıkımı haykırıyordu . Kendi kimliğini de sorgulamaktan geri durmuyor. Irony of a Negro Policeman eseriyle, kendisini ezen sistemin bir parçası olan siyahi bir polisin trajikomik durumunu resmediyordu.

 

(Per Capita)


(Irony of a Negro Policeman)


Warhol, İnziva ve Kaçınılmaz Son
Ünlü olduktan sonra Andy Warhol ile kurduğu o meşhur dostluk, Basquiat için hem bir sığınak hem de bir çatışma alanı oldu. Birlikte çektirdikleri fotoğraftan saatler sonra Warhol’un portresini bitirip getirmesi, dehasının ne kadar spontan ama keskin olduğunun kanıtıydı. Ancak çevredekilerin "Warhol onu kullanıyor" dedikoduları ve Basquiat’ın artan madde kullanımı dostluklarını bitirdi. Bu dönemde yaptığı Dustheads uyuşturucunun (PCP) yarattığı o dehşetli halüsinasyonların ve zihnindeki parçalanmanın bir haritası gibiydi.



Şöhretten yorulan sanatçı, Los Angeles seyahati sonrası Hollywood Africans tablosunu yaparak medyanın siyahi insanları nasıl belli kalıplara hapsettiğini (gangster, hizmetçi vb.) eleştirdi ve daha az medyatik olmaya karar verdi. Black Tar and Feathers tablosunda olduğu gibi, toplumun onu "zifir ve tüye bulayıp" dışlamasından korkuyordu .


 

 

Kendini bir Fallen Angel (Düşmüş Melek) olarak görüyor, yalnızlığa tamah ediyordu.


1987’de akıl hocası Warhol’un ölüm haberiyle sarsılan Basquiat, derin bir depresyona girdi. Bu dönemin en hüzünlü ve sade eseri olan Riding with Death, aslında kendi sonunun ilanıydı. Bir iskeletin sırtında ölüme giden figür, onun 27 yıllık kısa hayatının son perdesi oldu .12 Ağustos 1988’de aşırı dozdan hayatını kaybettiğinde, arkasında sadece tablolarını değil, sokakların dili ve özgün tipolojisiyle yazılmış bir sürü eser bıraktı.

 

 

Yorumlar